İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

TRILOGYA I Weeping Meadow/Ağlayan Çayır(2004) Yönetmen: Theodoros Angelopoulos

“Eleni, seninle nehrin kaynağını bulmaya gideceğiz”-

-Alexis 15 yaşındayken 13 yaşındaki Eleni’ye ortak hayallerini söylüyor penceresinin altında…Filmin başları

“Dün gece rüyamda
birlikte nehrin kaynağını
bulmak için yola
çıktığımızı gördüm
Yaşlı bir adam yol
gösteriyordu.
ilerledik ve nehir giderek
kayboldu ve
küçük derelere bölündü
Aniden çok yukarılarda
karla kaplı dağlarırn üstünde.
yaşlı adam bize yaban
otlarının bittiği gölgeli
ve nemli bir toprağı
işaret etti.
Her çim yaprağı bir
parça çiğ tutuyordu
Ve hepsi bir süre sonra
çiğ damlasını yumuşak
toprağa bırakıyordu.
Bu çayır”dedi yaşlı adam
nehrin kaynağına gider
Sen uzandın ve ıslak
çimlere dokundun.
Elini kaldırdırdığında birkaç
damla yuvarlandı
Ve gözyaşları gibi toprağa düştü”

Alexis’in dört yıl önce cephede ölü bedeninde bulunan mektup hapisten yeni çıkan Eleni’ye ulaşmış. Eleni sular altında kalmış köylerindeki harap evde iç savaşta ölmüş oğlunun cesedine ulaşırken dış ses okur bize mektubu.

İşte bunun için filmin Adı Ağlayan Çayır. Bir başka filmde (Zamanın Tozu’nda) bir başka Eleni’nin parmaklarından dökülen su damlacıklarını düşünün. Yıllar sonra o çayır hala ağlıyor.😢

-Kimsiniz siz?
Yanıtlayan, grubun lideri olduğu belli olan kırklı yaşlarındaki Sypros’tur, Odessa’dan Bolşeviklerce sürgün edilmiş, zorlu bir yolculuktan sonra anavatana gelmiş, bir ay karantinanada kalmış, sonra onlara bu köye gitmeleri söylenmiş bir mülteci grubudur bu.

Grubun en önündeki Sypros’un, karısı Danae, beş yaşındaki oğlu Alexis ve sürekli oğlanın elinin arayan 3 yaşındaki bir kız çocuğu Eleni’de yanındadır. Eleni yetimdir. Annesinin cesedi üzerine kapanmış ağlarken bulup, onu da yanlarına almışlardır.

İşte Yunanistan’ın acılı öyküsünün 1919-1945 arasındaki kesiti bu yetim kız Eleni üzerinden anlatılır bize.

Nehrin ağzı döl yatağını simgeler ve Odessa sürgünleri bu topraklara yeniden doğarlar. Tabii travmatik bir doğumdur bu. Odessa’daki aristokratımsı yaşamları bize geçmişin albümünden fotoğraflarla gösterilir. Şimdi ise köy hayatına uyum sağlamaktır yazgıları. Nehir kıyısındaki köy hayatına dayanamayanlar Selanik’e göçerler.

Yıllar sonra iki kadın aralarında şöyle konuşurlar.-o köylüler geldiğinde biz de göçmeliydik der birisi.

o köylüler dediği, Anadolu’dan gidenler olmalı!😯
Geçmişteki kentsoylu yaşantılarının izleri ile sonradan gelenleri beğenmiyorlar, aynı yazgıyı paylaşmalarına, dayanışmaktan başka yolları olmamasına rağmen!Köydeki hayatı bir tablo ressamı ustalığı ile tasvir eder Angelopoulos, her ayrıntı ayrı ayrı incelenilesidir.

Yalnızca görüntü değil sesler de ayrı bir dizim unsurudur filmde. Bi ran gözünüzü kapatın sadece sesleri dinleyin, nasıl bir hayat tasvir edildiğini gözünüzde canlandırabilirsiniz. At nalı sesinden , çıkrık sesine, çan seslerine bir mart çığlığına varan geniş bir ses yelpazesinde hayatın sesleri. Yani olağan sesler öyle bir kompozitör ustalığı ve titizliği ile bir araya getiriliyor kii başka bir uyum yakalanıyor.
Ben ses yönetiminde böyle bir ustalık derecesinin bir de Parajanov filmlerinde gördüm, örneğin Narın Renginde.

Yıllar geçer, Eleni 13, Alexis 15 yaşındadır.
Sypros’un karısı Danae büyük salgında ölmüştür.
Teyze, Eleni’yi Selanik’e götürür, Eleni doğum yapar, ikiz çocukları olur. İkizler varlıklı bir aileye verilir. Kızı karnı büyümeye başlamadan hasta bahanesi ile Selanik’e götüren doğumu ve çocukların evlatlık verilmesini ayarlayan teyzeler Eleni’nin Alexis’ten hamile kaldığını düşünürler. Çocuklar aşıktır birbirlerine.

Acaba baba Alexis midir? Bendeki duygu baba Sypros’un ,evlatlık kızını istismar edip, hamile bıraktığı oldu. İleride Alexis ve Eleni çocukları bulacak, Alexis anneniz ve ben ifadesini kullanacaktır, alenen babanızım dediği bir sahne yoktur filmde.Sypros, kız gelinlik yaşa gelince onunla ile evlenmek isteyecek ama kız düğün gecesi kiliseden kaçacaktır Alexis ile birlikte.

Sypros’un Eleni ile evlilik isteğini küçük yaşta kızlara düşkünlük olarak da değerlendirebiliriz, yaptıklarından duyduğu suçluluk olarak da. Aklıma Beyaz Bant’da öz kızını istismar eden baba geldi. Toplumların dekadans dönemlerinde insanlığın dibe vurduğu anlar!

Eleni ve Alexis nehri geçerler, Eleni’nin üzerinde beyaz gelinliği vardır. Yoldan bir pikap geçmektedir, durdururlar, Araçtakiler düğün için gelmiş çalgıcılardır çocukları alıp şehre beraberlerinde götürürler.
Çalgıcıların başında orta yaşı çoktan geride bırakmış Nikos vardır. Alexis’in gece boyunca akordiyonla çaldığı müzikten çok etkilenmiştir. Çocuklara destek çıkmasında ortak paydaları müziğin de etkisi vardır muhakkak. Bir zamanlar belli ki çok oyunlar sergilenmiş ama şimdi terkedilmiş bir tiyatro binasına yerleştirir Nikos onları. Tiyatrodaki kostümlerden elbise verirler Eleni’ye.
Eleni ve Alexis konservatuarda müzik dersi alan ikizleri suçlu gibi uzaktan seyretmeye giderler. Çocukların yeni anneleri varlıklarını fark edince kaçarlar, Anne arkalarından koşar ama yetişemez.
Yannis çok yeteneklidir müzikte, malum… ailede vardır müzik damarı !

Genç çift tiyatro binasına geldiğinde Nikos İncil’den bir ayet okumaktadır:

Tanrının Öfkesi ve Yedi Tas.

“Sonra tapınaktan yükselen gür bir sesin yedi meleğe, “Gidin, Tanrı’nın öfkesiyle dolu yedi tası yeryüzüne boşaltın!” dediğini işittim. Birinci melek gidip tasını yeryüzüne boşalttı. Şeytanın işaretini taşıyıp heykeline tapanların üzerinde acı veren iğrenç yaralar oluştu.

Tamamını okumuyor, biz devamını bilebilir/bulabiliriz.

Ayet Armageddon ile bitiyor. Yani kıyamet, yani dünya savaşı. Melekler, şeytanlar, cinlere ne hacet, insanlar kendi dünya savaşlarını yarattılar zaten, tam da o zamanlarda geçer hikayemiz.

Tabii hiçbir savaş kötülükleri alt etmez, kendisi kötülüktür ve yeni kötülüklere yol açar.

Bu sırada Sypros’un Eleni diye bağıran sesi yankılanır tiyatroda. Yaşlı adam gençlerin izini sürmüş ve bulmuştur. Gururu yaralanmıştır. Topluluğu üzerindeki itibarını mahveden bu olayı hazmedememektedir. Gençler arka kapıdan kaçarlar, o yıkık tiyatronun boş sahnesinde yaşlı adamın acılarını boş koltuklara doğru bir haykırışı vardır ki. Şekspirvâri bir tirad tadındadır bu sahne.

Tiyatro ,belki savaş mağduru bir dünyanın halini sembolize ediyordur. Kim bilir belki de Yunan Kültürünün geldiği durumu. Tiyatroyu mükemmelliğe ulaştıran batı kültürünün anası bu kadim kültürün uğradığı “peripetia-baht dönüşü” dür yaşanan. Biz sahneyi batı kültürünün çöküşünin sembolize edilmesi olarak da okuyabiliriz.

Eleni güzel Helen’i simgeler.

“Eleni de tıpkı Troyalı Helen gibi, ne vatanı var ne de sonunda bir kalbi kalıyor”
diyor Angelopoulos.

Angeolopulos tıpkı Fellini, Antonioni, Tarkovsky gibi yağmur ve çamur takıntılıdır. Ya da, bu dört ustanın ortak senaristi şair, yazar Tonino Guerra’nın takıntısıdır bu! Angelopoulos sinemasının şiirselliğini bu İtalyan sanatçıya borçlu olabiliriz. Ben, Guerra’nın L’Avventura’dan, Amarcord’a, Nostgalgia’dana, Sonsuzluk ve Bir Gün’e uzanan hepsini şu ana saymadığım filmlerdeki senaryo katkılarına hayranım. Benim gibi düşünmeyenler var özellikle gençler arasında. Olsun, varsın!
Demode olan düşünceler bazen moda düşüncelerden kıymetlidir. Ya da “melâli anlamayan nesle aşina” değilizdir.
Belki de zamanın da bir meta gibi hoyratça tüketilmediği zamanlar artık “Nosthalgia” dır!

Bakın Ekşi sözlükte birisi ne demiş Tonino Guerra hakkında:

“ Tonino Guerra, İtalyan senarist. upuzun kariyeri boyunca Federico Fellini, Michelangelo Antonioni, Andrei Tarkovsky, Theo Angelopoulos gibi zamanının ekol oluşturmuş yönetmenleriyle çalışmıştır. Çalışmıştır çalışmasına ama neredeyse her çalışmasıyla beni delirtmiş, kendisinden tiksindirmiştir. adamın bulaştığı her senaryoda uzun uzadıya felsefe yaparak, şiirler okuyarak konuşan karakterler vardır, diyaloglar gerçekçilikten uzak, şiirsel olma çabasında, ama genellikle kotarılamamış komik gözüken diyaloglardır. Hiç bir yerde resmini bilmemneyini görmüş olmasam da aklıma Fellini’nin sekiz buçuk’un daki senarist tiplemesi gelir Tonino Guerra deyince.”

Konuya döneyim. Yağmur yağar sürekli, çatılar akar, her yeri su basar, ayaklar çamura batar. Bir filmde yağmur yağıyorsa, ya da su akıyorsa o kültürün çözülmesidir. Biraz da güvensiz ortamın ifadesidir.

Nikos onları bir boş binadaki müzisyenlerin mekanına götürür.
Yağmur yağmıştır, yerde su birikintiler vardır; çatı akmaktadır
Tavernacılar, düğün sahipleri ihtiyaç halinde buradan bulurlar müzisyenleri.
Mustafa Keser TV’deki bir söyleşisinde gençliğinde müzisyenler kahvesinde oturup iş beklediğini anlatmıştı. Amele kahvesi gibi! Böyle iş bulan müzisyenlere müzik emekçisi denmeli.

Nikos Eleni ve Alexis’e müzik aletleri anlatırken dört bir taraftan diğer müzisyenler çıkar tek tek, müzik aletlerini çalarak. Bu sahne bir tür evlilik kutlaması/kutsaması hissi verdi bana.

Filmin 56. dakikasında mekanda çalan ezgiye dikkat etmenizi öneririm, âşinâ olduğunuz bir parça.
Kâtibimi hemen bileceksiniz tabii!

Nikos’un İzmirli olduğunu, İzmir Konservatuarında okuduğunu ve İzmir yangınında şehrini terk ettiğini söylemeyi atlamışım. Ah İzmir Yangını! Kıyısından köşesinden dolaşıp bir türlü yüzleşemediğimiz acımız!

Nikos bir tavernada iş bulur gruba. Akordiyoncu olarak Alexis’i de alır giderler. Mekan boştur, kimseler yoktur, kandırılmışlardır. Karlı bir gündür. Karlı yolda Nikos kemanını çalar. Bir asker grubu geçer yanlarından. Nikos’un gözü askerlerden birisine takılı kalır.

Sonraki sahnede bizimkileri trende görürüz. Pullman koltuklarda oturuyorlar, aralarında Nikos yok.
Darbukacı Achilles der ki “bari şerefimizle dönseydik!”
İki vagon arası tuvaletten önce genç bir asker çıkar, ardından dağılmış bir Nikos, şapkası da yoktur başında. “Şapkam nerede” diye ısrarla sorar, arar, bulamaz oturur ağlar. Şapka neyin kaybının simgesidir? Kimlik?….Adamlık/Erkeklik?

Ardından gelen sahnede Alexis trenin penceresinden dışarı bakmaktadır.
Yol boyunca asılı bembeyaz çarşaflar serilidir rüzgârla uçuşurlar.. Nikos’un aklığının sembolü diye düşünürüz. O kendisini ne kaybetmiş olarak düşünürse düşünsün özünde tertemizdir.

Odessa’dan ve Anadolu’dan gelip nehir kıyısı köyde iskan edilenler orada da barınamamakta oradan oraya sürülmektedirler, çünkü güneyden ordu birlikleri getirilmektedir. Gene harp zamanıdır!
Alexis’e Marcos isimli ünlü bir müzisyenden grubuna katılması için teklif gelir, Amerika turnesine götürmek ister onu. Alexis’in akordiyonla çaldığı parçaya hayran kalmıştır. Hiç hiç böyle güzel bir müzik duymadığını söyler.
Parça Alexis’in kendi bestesi, gerçek hayatta da Eleni Karaindrou’nun bestelediği filmin müziğidir .
Filmin şiirsel diline mükemmelce eşlik eder müzik.

Marcos’un teklifini kabul edip Amerika’ya gideceğini düşünen Eleni kaçar, üstünde düğünden kaçarken giydiği gelinliği vardır, elinde de tahta bir valiz. Rıhtıma gelir, oturur öylesine. Rıhtımda içki içen bir grup erkek vardır. Tek tek dansa kaldırırlar Eleni’yi. Eleni yatırılınca gözünü kapayan oyuncak bebekler gibi, ona bir el uzanınca tutup o eli kalkıp dans etmektedir. Gelinliğin ve adamların paltolarının etekleri rüzgarda dalgalanmaktadır. Gece dalgalarının sesini duyarız. Uzakta bir vapur göz kırpmaktadır. Sürreal bir sahnedir bu. Jack Vettriano’nun tablolarını anımsatır. Alexis gelir, sevdiği kadını alır ve geri götürür.

Eleni ile Alexis’i çocuklarla buluşmuş görürüz. Çocuklar öfkelidir onlara. Sonraki bir sahnede onları çocuklarla beraber müzisyenlerin mekanında görünce ailenin tekrar birleştiğini anlarız. Alexis’in çocuklara müzik aletlerini tarif etmesi sahnesi izlemeye doyulmaz. Alexis akordiyon çalarmış gibi hareket edince, akordiyon sesi duyarız, keman çalarmışcasına hareket yapınca keman sesi… Sinema bir illüzyon sanatı değil mi zaten!

Meydanda bir miting. Sendikalar ve parti bir cephe kurmaya karar vermişlerdir. Jandarma görünür, insanlar kaçışır, bir kısmı bisikletlerle. Yol 1936’dır. Herkes Generalin Kralın desteği ile darbe yapmasından korkmaktadır. İsmi alenen geçmez ama Metaksas darbeyi yapacak, beş yıl sürecek faşizan bir rejim kuracaktır. Rembetiko müziği bastırılır ve buzuki, bağlama gibi doğu tipi müzik aletleri yasaklanır. Onların doğusundan, Küçük Asya’dan gelenler direnişin lokomotifi olmuşlardır.
4 milyonluk nüfusa eklenen 2.5 milyon Anadolulu. Tavernalar da yeraltına inecektir hali ile. Mevcut tavernalar polisten korkmaktadır. Gruba iş vermezler.

“Buluruz bir döküntü yer, şarap ve müzik de olduktan sonra” der Nikos.”Orada rüzgâr sesimizi alıp götürmeden şarkı söyleyebiliriz.”
Gene yağmur yağmaktadır. Tavernamız harıl harıl işlemektedir. Müzik, şarap, dans…

Elinde şemsiyesi ile Sypros çıkıp geliverir bir gece. Müziği durdurur önce, sonra der ki,“Bu adam müziği ile ağacı bile dans ettirebiliyormuş, ben de dans etmek istiyorum.”

Müzik başlar, Sypros elini uzatır Eleni’ye, dans ederler. Acılı ve hüzünlü bir danstır bu. Müzik biter, Eleni uzaklaşır, Sypros mekanı terketmek ister ama fazla uzaklaşamaz, oracıkta düşer ve ölür.
Baba ölüsü başında “onu ben öldürdüm” diyecektir Alexis.

Erkek çocuğun babanın eşi ile evlenip (anne metaforu) babasını sembolik olarak da olsa öldürmesi Odipüs tragedyasının ana izleğidir. Angeolopulos öyküyü Oedipus Rex ve Thebai’ye Karşı Yediler tragedyaları üzerinden kurduğunu söylemiş olduğunu belirteyim.

Sypros’un cenazesini nehir yoluyla sal üzerinde köylerine götürürler. Siyah matem kıyafetleri giymişlerdir ya da kollarında siyah bantlar vardır. Siyah bayrak taşıyan köylülerin kayıklarından bir filo izlemektedir cenazeyi. Yargis ve Yorgos yanlarındadır.

Bu sahne sinema tarihinin unutulmaz sahnelerindendir. “YİRMİ YAŞINDA ÖLECEKSİN / YOU WİLL DİE AT TWENTY (2019)” filminde de bu plandan mülhem sahneler vardı. Cenaze sonrasında çocuklukların geçtiği eve giderler. Evin önündeki ağaçta Sypros’un koyunları boğazlanmış ve dallara asılmıştır. Ölü koyun ağacı! Ağacın dibi kan gölüdür. Köylüler babalarının ölümüne neden olduklarını düşündükleri için onları “lanetli” olarak görmektedirler ve bunu tepki olarak yapmışlardır. Eve girdiklerinde köylüler camları taşlarlar.

Sanki lanet gerçekleşir: yağmur hızlanır, köyü su basar. Evin alt katı sular altında kalır. Umutsuzca yardım isterler:

“Yardım edin Tanrı aşkına, çocuklarımız var

Balkonun altına meçhul birisi kayık yollar. Bütün köy ile birlikte gene filo halinde tahliye ederler yarıya kadar suya batmış köylerini. Köy bu hali ile, batmakta olan dünyanın metaforu gibidir.

1941 yılına geliriz. Nazi Almanyası Yunanistan’ı işgal etmiştir. İtalya ilk işgal teşebbüsünde bulanan ülkedir , Mayıs sonunda Yunanistan üç ülkenin işgali altındadır. Almanya, İtalya, Bulgaristan. Falanjistler Yunanistanda da direnenlere zulüm yapmaktadırlar..

Beyaz çarşaflar gene gerilidir, rüzgârda dalgalanan çarşafların arasından Nikos’un grubun müzisyenleri çıkar tek tek, enstrümanlarını çalarak.
Bu müzik direnen Yunanistan’ın sesi diye düşünmeden yapamazsınız.

Angeolopulos’un kahramanları beyaz çarşaflar ya da beyaz perdeler rüzgarda dalgalanırken ölüyorlar.
Bu kez ölen Nikos’tur. Çarşafların arasından göğsü kanlı koşarak gelir, yere yığılır, tekrar ayağa kalkar, yürümeye çalışır, elini kaldırıp Eleni ve Alexis’e ulaşmaya çalışır. Bir tren geçer, koşarlar, Nikos ölmüştür. Zaman bir kara tren gibi gelmekte, geçmektedir ardında acılar ve ölüler bırakarak.
Bu baskı rejimine dayanmak zordur, Amerika’ya Marcos’un çağrısına icabet ederek, gider Alexis, Eleni’yi ve çocukları yanına aldırmaktır amacı. Rıhtımda dev bir transatlantik beklenmektedir. Gecikir, son anda Markos’un gönderdiği bir sandalla ulaşır gemiye. Kopuş zor olur. Yarı örülmüş ama bitmemiş bir kazak verir Alexis’e Eleni. Odiseus’unu bekleyen Penelope’dir artık Eleni. Örgünün bir tarafı kendinde kalır, Alexis uzaklaştıkça örgü çözülür. Bu, birbirlerini son görüşleridir.

Alexis Amerikan ordusuna katılmıştır, vatandaş olup ailesini yanına alma umuduyla. Kararmış bir gaz lambasının ışığında Alexis’e mektup yazarken alır götürür askerler Eleni’yi, uyuyan Yannis ve Yorgos’la vedalaşmasına bile izin vermeden. Siyah bir arabaya bindirip götürürler genç kadını. Zamanın Tozunun Eleni’sinin siyah arabaya bindirilip bir yöne götürüldüğü gibi. Yaralı bir gerillayı saklayan hücreye kapatırlar.

Yıllar sonra Eleni’nin salıverilmesi, oğlunun iç savaşta öldüğünü ona bildirmek için olur. Kardeşlerden birisi hükümet güçlerinin yanında, diğeri direnişçilerin safında savaşmıştır. İkiz kardeşlerin farklı saflarda savaşması iç savaşın metaforik anlatımıdır.“ Tebai’ye Karşı Yediler” tragedyasındaki kardeş kavgasıdır bu aynı zamanda. Ödipus’un oğulları Eteocles and Polynices’in babalarının kendi gözlerini kör edip terk-i diyar etmesinden sonra Tebai üzerinde hakimiyet kurmak için birbirleri ile kavgası.

Alexis’in ölüsünün üzerinde bulunan mektup dört yıl sonra ulaşmıştır Eleni’ye. Sevdiği adamı okyanus ötesinde, iki evladını iç savaşta kaybetmiştir.

Eurupides’in Fenikeli Kadınlar’ı aynı hikayeyi başka türlü anlatır. Bu tragedyanın başında Jocasta henüz ölmemiştir. İşte Fenikeli kadınlar’dan:

“Polyneikes buluşmaya geldiğinde İokaste ona Thebai’den sürgün edildiği dönemde yaşadığı sıkıntıları sorar. ‘Sürgünde olmak gerçekten de zor mu?’ diye sorar İokaste. Ve Polyneikes ‘Her şeyden daha zor’ diye cevap verir. Ve, İokaste sürgünün neden bu kadar zor olduğunu sorduğunda, Polyneikes bunun nedeninin parrhesia’nın* tadını çıkaramaması olduğunu söyler: İokaste: Herşeyden çok bilmek istediğim şudur: Sürgün hayatı nasıldır? Büyük bir sefalet midir?Polyneikes: En büyüğü…. Söylendiğinden de kötü. İokaste: Ne açıdan kötü? Bir sürgünün kalbini en çok yaralayan şey nedir? Polyneikes: En kötüsü nedir bilir misin? Özgürce konuşma hakkından mahrumdur insan. [en men megiston, ouk ekhei parrhesia] İokaste: İnsanın zihninden geçenleri söylemekten men edilmesi… Bu, bir kölenin yaşamına benziyor. Polyneikes: İnsan yönetenlerin aptallığına dayanmak zorunda kalıyor. İokaste: Delilerle deliliklerinde buluşmak… Bu, insanı hasta eder. Polyneikes: İnsan kendi yararı uğruna doğasına karşı geliyor ve köle oluyor böylece.”

1946 ile 1949 yılları arasında süren kanlı ve acılı iç savaş ile ilgili söylenecekler çok.
Yunan İç Savaşına “Kapetan Kemal” ismi ile katılan Mihri Belli’nin yaşamı ile ilgili bir belgesel, film var. Filme erişir ve izlersek belki film üzerinden tarihin bu acılı ve ibretlik parçasını daha ayrıntılı konuşuruz. Sayısız direnişçinin öldüğü bir kısmının da doğu bloku ülkelerine kaçtığı , sonuçta hükümet güçlerinin kazandığı bir savaş bu. Direnişçilerin çoğunluğunun Anadolu’dan mübadelede giden yurttaşlar bir kısmının da Batı Trakya Türkleri olması da önemli hususlar.

Zamanın Tozunun Eleni’si Sovyetler’e kaçmış bir direnişçidir. Yukarıda Fenikeli Kadınlar’dan verdiğim alıntıda bir mültecinin en büyük noksanlığının “parrhesia” sahibi olmaması olduğunu söylenir.
İfade özgürlüğü olarak kabaca tanımlayabiliriz bu kavramı. Her bir bireyin “parrhesia” sahibi oldukları bir dünya ulaşılmaz bir hayal mi? Ustanın tamamlanmamış Trilogyası’nı Bertolluci’nin “1900’ü gibi sağlam gibi çağ eleştirisi olarak buluyorum.

Kronos kompleksinin Ödipus kompleskinin önüne geçtiği bir çağdır yirminci yüzyıl
Evlatlarını yiyen Kronos! Bunu zamanın kendinden menkul anları yutması olarak da düşünebilirsiniz, devletlerin başındaki babaların kendi evlatlarını/yurttaşlarını yemesi olarak da! Filmi izlerken çok duygulanacaksınız, ola ki bir yerlerden yüzünüze bir kaç damla düşerse bilin ki, çayırın gözyaşlarıdır, nehrin başladığı yerdeki çayırın!

Kaynaklarım/Dayanaklarım:

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.