İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Napoleon [Napolyon], Ridley Scott, 2023

[Napolyon’u] Büyük İskender, Adolf Hitler, Stalin’le kıyaslıyorum. Görünenden çok daha kötü tarafları var.”-Ridley Scott

Savaş sinema sanatına bütün marifetlerini sergilemek imkanı sunar. 2023 yapımı Ridley Scott imzalı Napolyon filmi de malum kısacık yaşamının önemli kısmı savaş alanlarında geçmiş bir tarihsel kimliği anlattığı için sinemanın görsel hikâye anlatıcılık numaralarından yararlanmış izlenilesi bir film olmuş.

Film Marie Antoinette’nin giyotine götürülmesi sahnesi ile açılıyor. Sehpaya yürürken ve hayatın sonuna götürecek basamakları tırmanırken taşlanan lakin vakarını kaybetmemiş bir kadın görüyoruz. (Okuduğum bir makalede “kalan gururunu topladı” diye yazıyordu.) İdamı seyredenler arasında genç bir subay var: Napoleon Bonapart. Korsika kökenli bir genç adam. Fransız Devrimi sürecinde Fransız ordusunda topçu subayı olarak görev yapmış, daha sonra devrimin Korsika’ya da yayılması için çalışmış, adadan sürülmüş, tam da kraliçenin idam edildiği yıl Paris’e dönmüş. Gerçekte Napolyon’un Antoinette’in idamını izleyenler arasında olmadığı biliniyor. Yönetmen o sahneye tarihi figürü sembolik mesaj değer, için koymuş belli ki. Marie Antoinette’in idamı Fransa’da terör dönemi diye anılan sürecin başlangıcına denk geliyor. Artık bu tarihten sonra Napolyon’da tarih sahnesinde etkin bir figür olacaktır.

Film terör dönemi duruşmaları ve idamlarına da yer vermiş. Şu söz çınlıyor duruşma salonlarında: Terör erdemdir. Filmde halkın giyotin tutkusu vurgulanır. Elias Canetti/Kitle ve İktidar kitabında kitlelerin toplu öldürme isteğinden ve halka açık idamlardan söz eder, göz atalım:

“İnsanlık tarihi kadar eski bir istektir idam cezası. Canetti, “mütecaviz kitle” (kan kokusuyla tahrik olup saldırmak isteyen kitle) olarak kavramsallaştırdığı kitlenin başlıca özelliğinin toplu öldürme arzusu olduğunu belirtir. Eski dönemlerden kalma bu arzu, modern dönemlerde de kendini duyurmaktadır: “İdam cezası,” bu arzunun ifade biçimlerinden biridir. Elias Canetti, modern idam cezasının mantığını daha eski olan bu kolektif öldürme pratiklerine bakarak anlaşılır kılmaya çalışır. Elias Canetti gerekçelere, daha doğrusu nedenlere değil, sonuçlara odaklanır. Buna göre kitle kan kokusunu bir kez almıştır. Kurban istemektedir. Herkes infazda yer almak için harekete geçer, kurban oradadır, kovalanır. Avcılık dönemine uzanan bir ritüel –kan akıtma istemi– kitlenin heyecanını, coşkusunu diri tutar. Kalkıp inen bütün kollar tek bir kol haline gelmiştir. Öldürme işlemi gerçekleştikten, Canetti’nin ifadesiyle “deşarj” olduktan sonra dağılacak olan kitle, kurban karşısında birleşmiştir. Kitle eksilecektir ama önemli olan bir amaç yahut hedef doğrultusunda birleşmiş olmaktır.”

Bu kafa kesmelerin yaşandığı süreci Charles Dickens-İki Şehrin Hikâyesinde anlatır. Bu roman bir kaç kez filme başarı ile uyarlandı.

Gün gelir Robespierre de yargılanır. “O kararları alırken hepiniz yanımdaydınız” diye haykırırken görürüz filmde, “ben hainsem, hepiniz hainsiniz”. Gene de suçlu bulunur, yakalanmamak için tabancasını kafasına dayayarak  intihara teşebbüs eder, ancak ıskalar, kurşun yanağını delerek sıyırır gider.  Sonunun giyotin sehpasında olmasından kurtulamamıştır. Filmde tutuklanması, Paris komününün ayaklanarak onu serbest bıraktırması, aşamaları gösterilmemiş, o kısımlar gargaraya gelmiş. Belediye binasında kıstırılması kısmını görüyoruz. Robespierre’in Marx, Lenin, Stalin gibi komünist filozof ve liderlerce olumlu bir figür olarak görüldüğünü biliyoruz. İktidarın daha ılımlı devrimcilerce ele geçirilmesi sürecidir düşürülmesi diye yorumlanır.

Film, Coup d’État-Darbe aşamasını: Napolyon’un birinci konsül oluşunu, gücü konsolide edişini,kendisini imparator ilan edişini,  gücü merkezileştirmesini, Napolyon Kanunları diye anılan kanunları çıkarmasını, askeri harekatlarla Fransa’nın sınırlarını genişletmesini, Elba sürgününü 100 günlük iktidarını, Saint Helena  sürgününü anlatıyor. Muharebe meydanlarına önemli bir pay ayrılmış 2 saat 38 dakikalık film süresinden.

Napolyon’un uzun ve yoğun askeri ve siyasi kariyerini Josephine’e olan aşkı çerçevesinde anlatmış Ridley Scott. Josephine kocasına ihanet ettiğinde bile terk edilmeyen, ta ki artık  çocuğu olmayacağına (ilk eşinden 2 çocuğu var) ikna olunması ve Avustıurya ile ittifakın evlilik yolu ile de perçinlenmesine karar verilene kadar boşanılmayan bir sevgi/arzu nesnesi. Seks sahnelerine de yer verilmiş, Napolyon tutkulu ama aşk süresi tavşan ayarında bir erkek olduğu belli bu sahnelerden.  Savaş alanlarından aşk dolu mektuplar yazıyor ona, çoğunun yanıtsız bırakıldığı mektuplar. Boşandıktan sonra da Josephine’e ziyaretlerini sürdürüyor Napolyon. Film bize Josephine’in Napolyon için hem bir anne sureti hem de en yakın arkadaş olduğunu hissettiriyor. Tabii Josephine’e yazdığı aşk mektupları Josephine’in uşağı tarafından çalınmış ve satılmış. Kimbilir belki başka kadınlara da yazılmış ama ortaya çıkmamış mektuplar vardır ama tarihin ortaya çıkarabildiklerine mercek tuttuğumuz için bu aşka gereğinden çok ağırlık veriyoruz. Tabii Papa’nın bizzat Paris’e giderek imparatorluk tacını giydirdiği taç giyme töreninde imparator sıfatıyla imparatoriçe Josephine’e kendi elleriyle taç giydirir Bonapart o başka. 1794-1804… Arada sadece on yıl var  Bir imparatoriçenin başını uçuran sistem bu kez bir diğer kadının başını taçlandırmaktadır.

Filmdeki savaş sahneleri
Toulon Savaşı (Toulon şehrinin kralcı güçlerden geri alınması)
İtalya Seferi,
Mısır Seferi,
İtalya’da Marengo savaşı,
Austerlitz Savaşı (Rusya ve Avusturya’nın birleşik ordularına karşı)
Borodino savaşı( Rusya’ya seferberliğin felaketle sonuçlanması)
Yarımada Savaşı
Waterloo

Toulon’da kale burçlarının top ateşine tutulması Truva burçlarının ok yağmuruna tutulmasını ya da İstanbul surlarının top güllleri ile dövülmesini anımsatıyor. Mısır seferinde Piramitlerin topa tutulması da  çok çarpıcı sahnelerden lakin tarihsel gerçekliği yokmuş. Bir kış savaşı olan Austerlitz Savaşında etkileyici sahneler var. Top güllelerinin buzları yarması atların ve insanların suya gömülmesi, suyun kana bulanması. Bunlar bir havuzda çekilmiş ve bilgisayarlarla oluşturulmuş efektlerle gerçeklik hissi yaratılmış. Zaten filmde dijital teknolojilerin Visual Effect (Görsel Efekt) ve Special Effect  Özel Efekt) imkanlarından sonuna kadar yararlanmış. IMDB sayfasında ve tabii sonda akan jenerikte bu alanlarda çalışan ekibin sayıca kalabalıklığı durumu ortaya koyuyor, yönetmen de ifade etmiş zaten.

Leopar filminin kahramanı Sicilyalı prens Fabrizio,  Napolyon’un Austerlitz savaşının ardından resmedilmiş bir tablosu için şöyle düşünecektir. (Napolyon 1821’de öldü, Leopar’daki olaylar 1860 yılında başlıyor.) “Avusturyalı generallerin süslü püslü şapkaları ve şatafatlı üniformalarıyla kendileri alaycı bir bakışla süzen gri paltolu adama selam durdukları o Fransız tablolarından biri gelir.”

Esasında olan şudu: üretim ilişkileri değişmiş, yeni bir sınıf doğmuştur. Ekonomide egemen olan bu sınıf siyasi gücü de eline geçirmek istemektedir. Napolyon burjuvazinin askeri gücünün tezahürü ve temsilcisidir. Tarih sahnesinde ondan yaklaşık kırk yıl sonra boy gösteren Garibaldi de öyle. Şu kültürüne hayran olduğumuz Avrupa ülkeleri birbiri ile savaşıp durmuşlardır. Batı medeniyeti savaşın medeniyetidir. Tıp alanında bile kullandıkları metaforların savaş metaforları olduğuna işaret etmişti Susan Sontag Hastalık ve Metaforları isimli kitabında.

Napolyon’un Moskova’ya girme sahnesi çok çarpıcıdır. Şehir bomboştur. Ardından yangın başlar. Bu yangını Tolstoy’un gözünden görelim mi?

“Karşısında uzanan ömründe ilk kez gördüğü Doğu güzeline(Moskova) bu gözle bakıyordu. (…) Ona sahip olacağının kesinleşmesi onu heyecanlandırıyor, tüylerini ürpertiyordu”

Eserde terk edilmiş Moskova, kraliçe arısı olmayan bir kovana benzetilir. Yazar, kraliçe arı benzetmesiyle kent-beden ve kent-ruh düşüncelerine dikkat çeker. Nitekim Moskova’nın arazisini (beden) ele geçiren Fransız İmparatoru halka (ruh) boyun eğdiremez).

Kraliçesi bulunmayan bir kovanda hayat artık bitmiştir ama üstünkörü bakıldığında o da diğer kovanlar gibi canlı görünür. Bu nedenle Moskova’ya ilk kez bakan Napolyon, kenti büyük ve güzel bir bedene benzeterek adeta kentin nefes aldığını hisseder Ancak Moskova terk edilmiştir; kentin içinde yaşayanlar olmadan varlığını sürdürmesi ve sağlam kalması imkânsızdır. Tolstoy’a göre terk edilmiş, büyük, ahşap bir kentin yanıp kül olmaktan başka şansı yoktur. Bu nedenle, Moskova yangını bir tür katarsis olarak kabul edilmektedir.

“Moskova’yı sakinleri yaktı, bu doğru ama Moskova’da kalan sakinleri değil, Moskova’yı terk eden sakinleri. Moskova, sakinlerinin Fransızlara tuz-ekmek ve şehrin anahtarını sunmayıp şehri terk ettikleri için işgal edilen Berlin, Viyana ve diğer şehirler gibi sağlam kalmadı.”

Aslında Moskova’nın ilk yanışı değil, 1571’de Kırım ordusu Moskova’ya girip yakıp kül etmişti.

Napolyon sürgünde bulunduğu Saint Helena adasında kızlarına sorar: Moskova’yı kim yaktı? Kızlar, sakinleri yaktı yanıtını verir. Napolyon” Hayır” der, “ben yaktım” Yangın ne kadar sinsi! Yıllar geçiyor ama faili hâlâ bilinemiyor. İzmir yangınını düşünmeden yapamadım.

Goya’nın Hayaletleri filminde de Napolyon’un yarımada savaşlarının etkisini görmüştük. Goya’nın 3 Mayıs 1808 isimli tablosu da savaşın insana yaptıklarını anlatır. Bir tablodan bir roman çıkar ya da bir dönem tek tuvale sığmıştır.

Napolyon’u Joker rolü ile bütünleşmiş olan Joaquin Phoenix’in oynaması ne kadar anlamlı. Batman ve Joker’i iyinin içindeki kötü ya da kötünün içindeki iyi diye tarif ederiz. Napolyon, devrimin kötü yanının 3 milyon insanın ölümüne neden olan savaşlarının vücud bulmuş ruhudur.

Josephine’i canlandıran Vanessa Kirby’i, Mission: Impossible – Yansımalar’dan bileceksiniz. Çok çekici, role de çok yakışmış.

1927 tarihli kült film Abel Gance’ın sessiz filmi Napolyon restore edilmiş. İnternetten bulup izlemeye başladım ancak 6 saat sürüyor. Bir oturuşta bitirmem imkansız. Sergei Bondarchuk’on Waterloo filmini(1970) çoğumuz izlemişizdir. Savaş sahnelerini Ridley Scott’dan çok daha iyi betimlemiş Bondharcuk bence. Yves Simoneau’nun 2002 tarihli Napolyon filmi var, 2001 tarihli  The Emperor’s New Clothes var (Türkiye’de sinemalarda gösterilmemiş, Türkçe adı yok. Hatta Türkçe altyazısı da yok ama yapay zeka çevirisi elde edebiliriz.). Bizde Kral Çıplak diye anlatılan Andersen masalının orijinal adının “The Emperor’s New Clothes” olduğunu not düşmüş olayım. Kubrick’imiz Napolyon filmi çevirmek üzere malzeme toplamış, proje olmayınca malzemeleri Barry Lyndon’da kullanmış, bu filmi e izleyip sevmeyen yoktur sanırım.

Bizim filmimiz kostüm ve dekor açısından çok zengin. Müzik  zafer, trajedi, gerilim ve düşünme anlarının altını çizecek ve akışa sakince eşlik edecek denli çok yönlü olduğu gibi filmden bağımsız olarak da zevkle dinlenebiliyor.

Ridley Scott diğer başarılarının yanı sıra, Prometheus, Gladyatör, Cennetin Krallığı  gibi epik filmlere imza atmış bir yönetmen. Napolyon filmi onun deneyimli olduğu bir  türde. 200 milyon dolarlık bütçeyi ona gönül rahatlığı ile teslim etmişler. Film izlenmeli, ama Leopar gibi, 1900 gibi Waterloo gibi bir başyapıt değil kanımca.

Sonuçta vizyondan kalkmadan izleyin derim.

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir