İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Gece Yarısı Ayini (Midnight Mass)Mike Flanagan/ 2021 TV Dizisi

Gotik kurgu ilk olarak on sekizinci yüzyılın sonlarında, Fransız Devrimi ve Akıl Çağı’nın Giyotin Terörü’ne dönüştüğü bir ortamda kitlesel bir popülerlik kazanmıştır. Gotik, doğaüstü ve yüce unsurları belirgin bir şekilde öne çıkararak, ortaya çıkan kaosa uygun estetik dehşet ve korku etkileri yarattı ve 1789-1820 altın çağının ötesinde, Gotik özellikle büyük kültürel geçişler ve tarihsel krizler sırasında çiçek açtı, bu nedenle genellikle geçmişin hayaletleriyle – şimdiki gerçekliğe musallat olan ölümsüz, tekinsiz ve ontolojik olarak belirsiz – ilgilenen bir tür tarihsel kurgu olarak işlev gördü. Geceyarısı Ayini’yle ilgili olarak araştırmaya değer olan şey, Gotik hikâyelerin geleneksel olarak dindar ve büyülü geçmişi eşzamanlı olarak nasıl eleştirdiği ve özlediğidir – hem çağdaş deliliğin ve mantıksızlığın ölümsüz atası olarak geleneksel dindarlığı eleştirir,  hem de paradoksal olarak o eski ‘inanç ve mucize çağı’nın yönlerini arzular. Paul Ricoeur’ün terimleriyle, Gotik potansiyel olarak dine karşı hem bir ‘şüphe hermenötiği’ hem de ‘geri çağırma’ uygular.-Matthew Nelson/Thirsting For God: Midnight Mass, ‘Bloodthirsty’ Religion, And The American Gothic Nightmare

Bir dizi izledim. Bitince, kanatlı bir şey ekrandan fırladı. Üzerime atladı, bir vampir gibi kanımı emdi. Ardından kendi kanından bana sundu. Bu beni canlandırdı, yazmak için tetikledi. Yazmasam olmazdı.

Crockett adasında 127 kişi yaşıyor. Günde bir kez gemi uğrayan, ana karadan neredeyse yalıtılmış bir kara parçası. Buraya ait bir hikaye anlatmış Flanagan. Hikâyeyi İncil’deki sınıflandırmaya sadık kalarak yedi bölüme ayırmış. Hikâyede bir kez bile vampir sözü geçmemesine karşın adadaki kilisenin papazının gemi ile sandık içerisinde getirdiği o şey bir vampirdir. Normalde vampir Katolik inancın karşısında duran bir motif iken. buradaki vampir ise İncil’de geçen koruyucu melektir. Ya da Peder Paul’un mü kafası karışmıştır?
Vampir seküler dünyanın ölümsüzlük ve ebedi gençlik fikrinin dışa vurumudur. Cennetten ümidini kesen insanın ölümsüzlük ve gençliği yeryüzünde aramasıdır. Hristiyanlığın tam karşısında durur. Ebedilik vaadinin karşısında döngüsellik vardır.. Bu bağlamda dizinin ana temasının ölümsüzlük ve ebedi gençlik arayışı olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. Vampir demişken Jim Jarmush / Sadece Aşıklar Hayatta Kalır/2013 filmini bir sinemaseverin izlememesi olmaz. Benden söylemesi.

“Vampir” ve “Obur” aynı kökten geliyormuş. Baştan çıkaran kadın anlamından kullanılan “vamp” ise vampirin kısatılmışı. Vampirin Macaristan’dan çıkması yanlış bilgiymiş. Tüm coğrafyalarda olan olan vampir mitinin Kazıklı Voyvoda’ya uyarlanmış hâli imiş Drakula anlatısı. Kökü çok eski çağlardan kurban ritüelinin olduğu zamanlardan besleniyormuş.. Kendinden güçlüyü yenersin, kurban edersin, onun gücünü alırsın. Antropofaji: İnsan Yeme=Yamyamlık.

Bir de teofaji var tabii. Tanrıyı yeme, böylelikle ilâhî güçten pay alma.. Hristiyanlıkta komünyon (efkaristiya) töreninde yenip içilen  ekmek ve şarap sırasıyla  İsa’nın eti ve kanını temsil eder aslında bir teofaji ayinidir.. Film bize bu ritüellerin vampirlikle hatta yamyamlıkla yakınlığını gösteriyor. Kilise bu ayinin yamyamlık anlamına geldiğini elbette kabul etmiyormuş. Vaktiyle Meksikalıların Tanrı kostümü giyen bir adamı öldürüp kalbini yediklerini. pagan kültürlerde bunun gibi çok örnek olduğunu anımsayalım.

Film aslında bir adada değil, Vancouver’da normal bir kara parçasında çekilmiş. ABD’de Crockett adası yokmuş zaten.

Peder Paul adaya geçici olarak gene papazdır, genç bir adamdır ama aslında yaşlı rahip John’un meleğin kanıyla beslenerek gençleşmiş halidir. Adaya meleği bir sandık içerisinde o getirir. İlk üç bölümde gerçeği anlamayız. Henüz gerçeği anlamadığımız anlardan birinde Doktor Sarah’ın yaşlı ve demans hastası annesi Mildred’ı ziyaret eder, ona komünyon ekmeği yedirir, şaraptan içirir. Bunu merhamet duygusu ile yaptığını sanırız, ancak sona doğru gerçeği anlarız ki, kadın onun gizli gençlik aşkı, Sarah da kızıdır. Sadece ikisinin bildiği bir sırdır bu. O şeyi adaya getirme nedeni de sevdiği kadını ölümsüzlüğe kavuşturma isteği, ıskaladıkları hayatları için bir ikinci şans arzusudur. Meleğin kanı hücreleri onarmakta, gençleştirmektedir. Mildred giderek gençleşir, dizinin sonlarına doğru tanıştıkları zamanki haline bürünmüştür artık.

Filmde Tanrı aşkı gibi romantik aşk da temel bir motif olur. Riley-Erin, Leeza- Warren,          , Paul-Annie ve tabii ki Mildred-Paul (John) dizinin aşıkları. Sonunda en genç çift Leeza-Warren hayatta kalacaktır. Aşk lazım tabii.. “şu kekre dünyada” biraz avunmaya ihtiyacımız var.

Şerif Hasan ve oğlu Ali karakterleri üzerinden Müslümanlara karşı bilhassa 11 Eylül sonrası gelişen terörist algısı ve Amerikan toplumunun bu konudaki peşin hükümleri anlatılır.

Joe isimli bir kasaba sakini görünürde bir av kazasında ama belki de bir ırkçılık tezahürü olarak siyahî genç kızımız Leeza’yı tüfekle vurarak  tekerlekli sandalyeye bağımlı hale getirmiştir. Leeza’yı Peder Paul  herkesin gözü önünde yürütecek bu da cemaat tarafından mucize olarak yorumlanacaktır. Katolikler mucizelere inanmak ister. İsa’nın  sakatları yürütmek ve ölüleri diriltmek dahil mucizeleri olduğuna yürekten inanırlar. Dizide ölülerin dirilmesi motifi de var zaten.

Leeza ayağa kalktıktan sonra Joe’nın barakasına gider ve onu affettiğini söyler, inançlı bir Katolik olan Leeza için affetmek dini bir eylemdir. Joe’nun affedilmesinden sonra gelişen olaylar öykünün akışını değiştirecek kadar önemli olur.

Joe’nun siyah köpeği Pike’ın da öldüğüne şahit olmuştuk. Bunun fareler için serpiştirilmiş zehri kazayla yemesinden mi olduğu ya da kasten mi zehirlendiği bir muamma olarak kalır. Filmin antogonisti Bev ile köpek arasında aşikâr bir gerilim vardı. Birinin bir diğerine zarar vereceği belliydi ama ben kendi adıma köpeğin zarar veren tarafta olacağını düşünmüştüm.

Siyah köpek gotik kurguda kullanılan bir sembol, aynı ölü kediler gibi. Dizinin başlarında sahile vuran kanları çekilmiş ölü kediler de öykünün bizi ne kadar ürküteceğinin tekinsiz unsurların varlığının habercisiydiler.Gotik edebiyatta “ölü kedi” sembolünü kullanan en bildiğimiz edebiyatçı Edgar Allan Poe. Bram Stoker, H.P Lovecraft, Stephen King de ölü kedi sembolizmini kullanan edebiyatçılardan. Onların ölü kedileri intikamlarını fena alırlar. Kimbilir belki de bu hikâyenin de sonu ölü kedilerin intikamından ibarettir!

Peder Pruitt belli ki vampir/meleğe insanlara dokunmamasını söylemiş, o da açlığını kedi kanı ile gidermiştir bir süre. Adada kedi kalmayınca onu durdurmak mümkün olmaz tabii.

Aslında açılışta Riley’nin kazayla öldürdüğü kadının cam kırıkları dolu yüzü ve bedeninin sokak lambaları  ve trafik arabalarının yanar döner ışıkları arasında fal taşı gibi açılıp donmuş gözleri ile birlikte dehşet verici adeta sürreal görüntüsü filmin ne kadar tekinsiz olaylara gebe olduğunun peşinen gösterilmesiydi. Riley’in gözünün önünden hiç silinmedi bu görüntü. Bizim girişim sermayedarı gencimiz hem parasal hem duygusal olarak sıfırı tüketmesine yol açan, kaderin dönüş anının simgesine dönüşen o uğursuz kaza sonucunda dört yıl kalır hapishanede. Bu süreç içerisinde çok okur, dinî metinler de dahil olmak üzere birçok kitap. Bu süreç inançlı bir Katolik ailenin bir zamanlar kilisede “altar boy” olan oğlunu bir ateiste dönüştürecektir.

Riley ve Peder Paul’un karşılıklı sandalye üzerindeki diyalog sahneleri iki genç adam arasındaki gerilimi ifade eder. Bunu bir tür rekabet olarak da düşünebilirsiniz, homo erotk cinsel gerilim olarak da ama asıl mesele insanoğlunun iki farklı yüzünü temsil etmeleridir, kör inançlı ve akılcı kimliklerimiz. Paul’a bu kör inançta Bev, Riley’e akılda Erin eşlik eder. Ama filmde asıl aklı ve bilimi temsil eden Dr. Susan’dır. Susan  Abraham Van Helsing nasıl Drakula’nın gotik ötekisi ise Peder Paul’un gotik ötesidir. İlk  gotik çift fin-de-siecle (yüzyılın sonuna) aitken ikincisi fin-de-millenium (binyılın) sonuna aittir)

Filmde ölümün üç kişi tarafından yapılan üç ayrı tasviri çok etkileyiciydi. En olağanüstü olanı ise finalde Erin’in zihninden dış sesle verileni. Tabii ki hoş söylese de doğru söylemiyordu Erin. Beynimizdeki nöronlar birer enerji kaynağı olarak yıldızlara ulaşmıyor, tabii ki bellek yoluyla yeniden doğmuyoruz ve tabii ki bütününü parçası değiliz. Bütün bunlar güzel hikâye, ama malum “evren atomlardan değil hikayelerden yapılmış” ve biz sürekli hikâyeler, güzel daha güzel hikâyeler anlatacağız, ölümlü olmanın acısı ile böyle baş edeceğiz. Kutsal kitapların da yapmaya çalıştığı bu değil mi? Ölüm duygusu ile başa çıkmak için hikâyeler anlatmak.

Dizinin sonunda melek/vampir ne ise o şey Batı’ya doğru kanatlanarak uzaklaşır. Kanatları Erin tarafından delik deşik edildiği için çok hızlı ilerleyemez. Gün doğmadan kaçmalıdır, elbette yeterli süresi yoktur, sonu malumdur. Bu sahne  bana Into The Night dizisini anımsattı. Gün ışığı insanları öldürdüğü için hep geceye doğru kaçarlar, kıyamet bir gececil canlıya dönüştürülmek şeklinde tasvir edilmiştir o dizide. Bizi bir manada vampirleştiren bir distopik anlatıdır. Dizinin yerli sürümü de var Netflix’te: Yakamoz S-245.

Hikâyede deniz ve gökyüzü bile karamsar renk yelpazeleriyle hikâyeye muhteşem bir şekilde eşlik eder. Riley ve Erin’in sandalda karşılıklı konuştukları sahnede ki aslında bir veda sahnesidir, kamera Erin’e dönünde doğmakta olan güneşin kızıl ışınlarının belirdiğini gösterir, Riley’e dönünce ise gördüğümüz bir kara  denizdir.. Bu sahne anlatısal düzlemde olsun, görsel düzlemde olsun filmin zirve noktalarındandır. Sonda ilahinin pat diye kesildiği anda, gece görüntüsünün sarmaladığı alevler içindeki adayı tanrı bakışıyla gösterdiği sahnede ise hayranlıktan nutkumuz tutulur. Sandaldaki iki gençten başkası yoktur artık, kör inancın başat olduğu bir dünyanın alegorisi olan Crockett adasında.

Bize ne düşer ki “ sadece aşıklar hayatta kalır” demekten başka?


İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir